Batılılaşma Süreci Osmanlı Mimarisi

Osmanlıda 17.Yüzyılın sonlarında başlayan batılılaşma hareketi, siyasi ve kültürel olmakla beraber, sanatta ve mimaride de etkisini göstermiştir. 

Bu dönemde özellikle batılı mimarlar ve sanatçılar Osmanlı üslup-özelliklerine etkide bulunmuştur. Semavi Eyice yaptığı çalışmalar doğrultusunda bu dönemin mimari durumunu şu şekilde özetlemiştir: Batılılaşma döneminde sanatın etkilenmesi 18. yüzyılın ilk yarısı içinde başlamakla beraber Lale Devri adı verilen Sultan III. Ahmed döneminde (1704-1730) bir geçiş safhası geçirmiştir. Bu devirde henüz klasik dönemin ana prensipleri yaşamaya devam ederken daha ziyade süslemede Batı’nın benzer motifleri de benimsenerek kullanılmış, klasik üslupta son derece önemli olan süsleme giderek aşırı bir durum almıştır. Bu geçiş dönemi yaklaşık 1700’Ierden 1730’a kadar sürmüştür. Sultan I. Mahmud’la (1730-1754) hızlanan sanatta Batılılaşma, önce Türk baroğunun iyice kendisini hissettirmesiyle klasik üslubun belli başlı bütün unsurlarının ortadan kalkıp yerlerini barok formlara bırakmasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum yaklaşık 1740’tan  başlayarak Sultan ll.Mahmud devri (1808-1839) içine kadar uzanır. Batı Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkarak Fransız İhtilali ile hızlanan ve Napolyon imparatorluğu ile bütün Batı ülkelerinde hakim üslup durumuna giren neoklasik sanat biraz gecikme ile Osmanlı topraklarına da girer. Ana çizgilerini İlkçağ’ın eski YunanRoma sanatlarından aldığından neoklasik denilen bu yeni akım Napolyon devrinin karakteristik sanatı olduğu için buna “empire” (imparatorluk) üslubu veya sanatı adı da verilmektedir. Bu üslup, İngiltere’de Victorian; Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Georgian adlarıyla tanınır. Geçen yüzyılın ilk yarısı içinde Osmanlı Devleti’nde hakim olan bu üslup Sultan Abdülmecid (1839-1861) ile Abdülaziz (1861-1876) devirlerinde gerek dini yapı gerek kamu bina l arı gerekse saray, yalı, konak ve köşk mimarilerinde kendisini gösterir. Klasik Türk sanatından hiçbir unsurun katılmadığı bu sanat üslübu bilhassa Tanzimat (1839) ile yaygınlaştığından buna Ahmet HarndiTanpınar tarafından yakıştırılan Tanzimat üslübu adı gayet uygun düşmektedir. Yaklaşık olarak bu üslüp XIX. yüzyılın sonlarına kadar uygulanmıştır (Eyice, 1963). Uygulanan farklı batılı üslupları Osmanlı da yeni ve farklı bakış açıları yaratmıştır. Her ne kadar direkt olarak Avrupai mimari akımlara almasa ve bu akımları kendi içerisinde şekillendirse de Osmanlı Mimarisi’nin batı tarafından alıp uyguladığı mimari akımların yadsınamaz olduğu bir gerçektir. Bu dönemde Osmanlı Devleti mimarisi, her ne kadar devletin kendisi bir yıkım aşamasında olsa da, zenginliğinden ve gösterişinden bir şey kaybetmemek adına Avrupa mimari akımlarını kendi geleneklerine dayanarak uyarlamış ve neticede son dönem Osmanlı Mimarisi ortaya çıkmıştır (Eyice, 1963). Aşağıda batıdan Osmanlıya geçen farklı sanat dalları incelenmiştir. a) Barok : 16 ve 18. yüzyıllarda ortaya çıkan Barok mimari, yapısı gereğince İtalya’nın mitolojisini ve tarihini konu almıştır. Özellikle mimari alanında bahçeleri ve işlemeli duvarlarıyla ünlenmiştir. Barok mimari İtalya’dan başlayarak Avrupa’da yayılmış ve nihayetinde elçilerin ve misafirlerin aracılığıyla Osmanlı Devleti’ne yerleşmiştir. Barok Mimarinin önemli bir özelliği de işlemelerinin tarihi dokular ve efsanelerden gelmesidir. Bahçelerdeki çeşmelere kadar bir hikaye anlatması amacıyla ortaya çıkan Barok mimari, Osmanlı’da oldukça rağbet görmüştür. İlk önce 18. yüzyılda Nuriosmaniye Kilisesi’nde kendini göstermiş olan Barok mimari, bu kilisede yüksek tavanlar ve külliyede güçlü tasarımlar kullanarak kendini göstermiştir. 19. yüzyılda Alexander Vallury, Osmanlı Mimarisi’ne önemli katkılarda bulunmuş ve pek çok tarihçinin de anlatımıyla Osmanlı’daki Türk konut yapılanmalarını değiştirmiştir. 1892’de Bank-ı Osman-ı Şahane ve Büyükada Rum Yetimhanesi; 1893’te yeni Karaköy Hanı ve 1895’te kendisi için yapmış olduğu Vallury evi bunlara birer örnek teşkil etmektedir (Anıktar, 2013). b) Rokoko: Bu mimari yapı tarzı, Fransa’da 18. yüzyılda “rococo” ismiyle çıkmıştır. Binalara ve yapılara gösterişli ve süslemeci bir bezeme kazandıran bu mimari üslup, zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nde de kendini göstermiştir. Özellikle 1729’da inşa edilen Sultan III. Ahmet çeşmesi, Osmanlı dönemi Rokoko mimarisinin en önemli yapılarından biri olarak kabul edilmektedir. Bitkisel benzetmeler, bezemeler ve süslemeler bulunduran Rokoko mimari, derinlikten çok güzelliğe ve gösterişe önem vermiştir. Dış dizaynlarda daha çok neoklasizm ve batının historizmi gözlemlenirken Rokoko, iç cephelerde gücünü artırmış ve devlet cephesinde oldukça sık rastlanan bir yapı haline gelmiştir. Osmanlı’nın Barok’tan da önce kabul ettiği bir yapılanma olan Rokoko, mimarisinde kullanışlılıktan ziyade gösterişi ön plana çıkarmıştır. Bu yüzden Rokoko çok uzun yıllar boyunca Osmanlı’da kendini özellikle iç planlamalarda göstermeye devam etmiştir (Sözen ve Tanyeli, 1999). c) Ampir: Ampir kelime manası olarak imparatorluk üslubu demektir. Çıkış ülkesi olarak Fransa ele alınmaktadır. Napolyon Bonapart’ın (1804- 1814) ve Avrupa’nın Monarşi siyasetinin bir simgesi olarak, sanatta ifade edilen şekli olarak kabul edilmektedir. Bu üslübun oluşmasındaki en büyük sebep olarak, Napolyon’un İtalya’yı ve Mısırı ele geçirmesi gösterilir. Ele geçirdiği farklı kültürlere ait sanat eserlerini müzesine getirip bu üslubun oluşmasına sebep olmuştur (Paltacı, 2017). Osmanlı’da Ampir üslubu, Avrupa’daki motiflerini kaybetmiş ve Barok’la ortak dönemde ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nde Türk ögeler taşımaya başlayan Ampir; özellikle türbeler, camiler ve dönemin okullarında kendini göstermiştir. Nusretiye Cami, Sultan Mahmut Türbesi, Cevri Kalfa Mektebi gibi yapılar Ampir üsluba örnek olarak gösterilmektedir. Osmanlı Devleti’nde Ampir, aynı zamanda II. Mahmut tarafından yaptırılan Alay Köşkü’nde de kendini göstermiştir (Cezar, 1971). d) Art Deco: Art Deco, 1925’te ortaya çıkmış olup kimi tarihçiler tarafından “son pahalı üslup” olarak kabul edilmektedir. Muğlak bir anlamı ve işleyiş şekli olan bu mimari akım, Postmodernizm tarafından mümkün kılınmış olup, üstünde pek çok tartışma potansiyeli doğurmuştur. Pürizm, Ekspresyonizm, Fütürizm, Kübizm, Flaman Ekspresyonizm gibi pek çok akımla iç içe geçmiş ve pek çok bilirkişiyi konuyla alakalı tartışmaya sürükleyen bu akım, Osmanlı’nın sonlarına doğru kendini göstermeye başlamıştır ve ortak bir yargı olarak Artnova’nın sonu olarak kabul edilmiştir (Polatkan ve Özer, 2006). Art Deco her ne kadar Osmanlı’ya tam anlamıyla yetişemese de, dönemin matematiksel çizgilerinde ve geometri temelli eserlerinde kendini göstermiştir. Bu dönemde çok fazla eser ortaya çıkmamış olmakla birlikte, artık Artnova’ya bir antitez olarak görev yapmıştır. Art Deco eserleri erken dönem Cumhuriyet mimarisiyle birleşmiş olup bundan sonraki dönemde modern Türk Mimarisi’nin bir dalı olarak anılmıştır (Yenişehirlioğlu, 1983). e) Artnova: Art Deco’dan önce ortaya çıkmış ve bu akımın tamamen bir zıttı olan Artnova, Osmanlı’nın son döneminde ve bilhassa I. Dünya Savaşı’ndan önce kendini Karaköy ve çevresinde göstermiştir. Bu mimari akım çerçevesinde artık Avrupa’daki yeni üsluplar gün yüzüne çıkmış ve Osmanlı’da daha çok talep görmeye başlamıştır. Dönemin önemli yapılarından Ziraat Bankası, Frej Apartmanı, Laleli Çeşme ve Çinili Rıhtım Hanı; Osmanlı’nın son döneminde verilen önemli tarihsel eserler olmuşlardır. Kendinden önce gelen mimari akımları besleyip destekleyen Artnova, zaman içerisinde erken dönem Türkiye Cumhuriyeti mimarisinde oldukça önemli bir yapı taşı olmuştur. Çeşmeler Artnova’nın süsleme özelliklerini yansıtırken; D’Aronco gibi mimarlar sayesinde hazırladığı eserler döneme damgasını vurmuştur (Aktemur, 2007). Kazanılan savaşlar sonucunda kaybeden taraf, toprağıyla birlikte kültür miraslarının da büyük bir kısmını etkileşmek üzere farklı kültürlere istemsizce sunmuştur. Elinde gücü ve saygıyı bulunduran hükümdarlar ve devletler güçsüz olanların vergileri ve toprakları hariç sanatlarını da ele geçirmişlerdir. Buradan hareketle, Osmanlı Devleti de elinde zenginliklerden ve kültürel ögelerden feragat etmek durumunda kalmış; buna göre artık Batılılaşma bir evrilme sürece halini almıştır. Son Osmanlı Dönemi’nde yaygınlaşan bu mimari akımlar, sırayla ve bazen beraberce Osmanlı’nın geleneksel mimari anlayışını yıkmış, bunun sonucunda Osmanlı Devleti artık Batı’nın mimari akımlarını direkt kullanmaktan çekinmemiştir. Bu akımlar, beraber uygulanmıştır. II.Mahmut döneminde başlayan bu batılılaşma süreci, Napolyo’nun Mısırı ele geçirmesi Osmanlı-Fransa ilişkilerini bozmuş olsa da mimari olarak etkileşimler devam etmiştir. Üslup özelliği olarak, Yunan ve Roma motiflerinin sadeleşerek kullanılmış, kılıç, miğfer, sfenks, defne, taç gibi Antik döneme ait motifler kullanılmıştır. Bu üslupta zerafet ve incelik yerine, güç, haşmet ve sadelik ön plandadır. Üslup içerisinde hayvan ve insan motiflerine de yer vermiştir fakat Osmanlı’da hakim olan inanç sistemi olan İslam dinine göre günah olduğu için bu tasvirler kullanılmadan uygulanmıştır (Barillari ve Godoli, 1997) 1840’da inşa edilen II.Mahmut türbesi bu üslubun iyi bir örneği olarak ele alınabilir. II. Mahmud Türbesi 19. yüzyıl Osmanlı hânedan türbeleri geleneğini sürdürmüştür. Ampir (Empire) üslûbunda inşa edilen yapıda cepheler mermerle kaplanmış, sekizgen planlı türbe sekizgen kasnaklı büyük bir kubbe ile örtülmüştür. Kuzey cephede kapı, diğer cephelerde geniş ve yüksek tutulmuş yuvarlak kemerli pencereler bulunmaktadır. Pencerelerin her iki yanında korint tarzında stilize edilmiş başlıklara sahip birer pilastır ile cepheler hareketlendirilmiştir. Pencerelerin kemer hizasında antik palmetlerle cepheler yatay olarak bölümlenmiş ve üstte pilastırların bitiminde yer alan kornişlerle çevrelenmiştir. En üstte iki yanda birer arma (çifter kılıçlı birer kalkan), ortada ise kabarık bitkisel sistemli bir kompozisyonla dekore edilmiş kuşakla bunun üzerinde dışa taşan konsollu korniş yer almaktadır. Kubbenin üstündeki alem ışınsal düzeniyle güneşi hatırlatan bir formda ele alınmıştır. (Özgüven, 2003)